Üstad

BÜYÜK DOĞU İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ / MUSAB YASİR ÖZEN

Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü

Musab Yasir Özen

 

“Gerçek İslam, yeni vecd, gerçek İslam yeni yurt.

 Gerçek İslam ne Yobaz, ne put adam ne bozkurt.”

“Büyük Doğu İdeolocyası” İslam’ın emir subayı olan ve İslam‘dan zerre feda etmektense tüm varlığını ateşe atmayı tercih eden gerçek aşkın, vecdin, imanın, ihlasın, Nizam’ın ne olduğunu gösteren bir ruhtur. “ Büyük Doğu Davası” adına aile, eş, dost, akraba ve kardeşini dahi hiçe Sayan ve Resulullah ( S.A.V)’in tüm emir ve yasaklarından zerre şaşmayan, sahabe mayasıyla mayalanmış Büyük Doğu Davası’nın edep derecesi o noktadadır ki; kendisine örnek olarak yalnız Sahabe-İ Kiramı alır. Çünkü peygamberleri örnek almayı, doğrudan güneşe bakmak gibi Çetin ve ağır bir sorumluluk olarak görür, onun yerine onun mukaddes sahabelerini göklerdeki yıldızlar bilip onları takip eder. Onları eleştirmek bir yana onlara karşı en ufak bir zannı bile hıyacet sayacak şekilde bir ahlak manzumesidir. “ Büyük Doğu” anlayışı. Âlemlerin tek yaratıcısı şek siz, şüphesiz bir olan Allah (c.c) ve onun kelamını bu ahlak penceresinden süzüp, ona gelecek her türlü saldırıyı, her harf için binlerce binlerce canını feda etmek suretiyle def etme gayretine girer. Büyük Doğu’da Allah buyruğu ve Resul ölçüsü ile sahabe içtihat’ından süzülen ak ve temiz süt içilir ve bu süt ki davanın özüdür.

Büyük Doğu İdeolocyası, bu ölçüler ışığında tüm Müslüman’ları bir Sayan ve müslüman’ların hiçbirini tek bir adım dahi öne çıkartmadan ve onların gerçek kıymetlerinin takvalar olduğunun idrakinde olarak hiçbir tarikat cemaat, cemiyet ve zümreye ayrıcalık tanımaz. Ve dahi bu cemiyette yer alan herkese sadece Müslüman oluşundan ötürü bir kıymet yükleyen “Büyük Doğu Davası” yalnız ve yalnız hakiki ve ihlaslı Müslümanlarla bir yolda yürümeyi kendine şeref bilir.

Büyük Doğu İdeolocyası’sına göre, tek gerçek idare şekli Allah ve Resulü‘nün emrettiği Şeriattır. Her Müslümanın savunması ve yaşaması gereken Şeriat ne kadar günümüzde toplumumuza uzak olursa olsun ondan uzak durmak Allah ve Resulü‘nden uzak durmaktır. Necip Fazıl Kısakürek “ Allah ve Şeriat” adlı şiirinde konuyu en güzel şekilde özetler.

Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü Musab Yasir Özen

“ Ne iştir yarı iman, yarı inkar giderler,

   Güneşe var derler de, ışığına yok derler.”

Bize öğretildiği gibi İslam güneşinin ışığı şeriati kabul etmeyen, sözde kabul etse de hayatına tatbik etmeyen kişilerin adı Marka müslümandır. Ve Büyük Doğu ile uzaktan yakından alakası yoktur. Üstat Necip Fazıl Kısakürek “ Büyük Doğu” ve mensuplarının ölçüsünü şu şiirde çok güzel anlatmaktadır.

“ Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim,

sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim”

 

Bu ölçüyü hayatlarına uygulamayan, İslam’ı ve Şeriatini kendi nefislerine kurban eden bu güruhun, Büyük Doğu’nun ihlaslı Müslümanlarının yanında olmayacakları aşikardır. Zira bu zorlu yolda sadece Sebatlı, ihlaslı Müslümanlar yer alır.

Büyük Doğu İdeolocyası’nda ırkçılık, kavmiyetçilik , putlaşmış şahıslara tapınma ve ham safta kaba yobazlara sığ islam görüşüne yer yoktur. Bu çatı altında İslam’ın her neferi bir elmas olup diğerlerinden ayrılan tek özelliği daha önce de belirttiğimiz gibi kavmi değil takvasıdır. Hiçbir zaman, hiçbir şart altında görüşünden zerre feda etmeksizin yaşayan Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu’nun, Türk ırkını yüceltmesi ve onun İslam öncesi hallerini göklere çıkartarak Türk’lerin İslam’la yükselmesini değil de İslam’ın Türklerle yükselmesi gibi İslam’ı Türkçülüğe lokomotif yapmak gibi gafil fikriyatlar Büyük Doğu’nun kapısından dahi geçemez.

Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü Musab Yasir Özen

Türkü madde planında kurtardığını iddia eden ve daha sonra Türk’e zorla batının eskilerini giydiren güruh ve ondan önceki Tanzimat soytarıları ve Kanuni’ye kadar uzanan kanların donduğu, aşkın sandıklarla unutulduğu dönemde olan ve İslam’ın iç yüzünden bir haber yaşayıp üzerine bir de en sonunda İslam’ı çöpe atmayı modernleşme, medenileşme olarak gören küfür saftalarının en büyük düşmanı Büyük Doğu’dur.

“Biz nefsimizde hohlaya hohlaya buz dağını erittik, şimdi ortalık çamurdan geçilmiyor” der üstat Necip Fazıl Kısakürek. Bir başka konuşmasında ise, “Biz bu davanın bayraktarıyız, ötekileri ise laf azanı” derken aslında ortalığı saran sahte şeyh tiplerinden ve onları takip eden çeyrek müminlerden bahseder. Tüm kavga Büyük Doğu’nun sırtındayken onun karşısına geçip, “ben bu kavganın içindeyim” demesine rağmen tek yaptığı nefsine pay çıkartmak olan ve saf Müslüman ahaliyi de bezdiren bu tip ve zümreler hiçbir zaman gerçek Müslümanlarla ve ALLAH dostlarıyla bir araya gelmezler. Onlardan kaçarlar.

Necip Fazıl Kısakürek’e göre gerçek Müslüman ve ALLAH dostu, ne cennet tasası ne cehennem kaygısı… Yalnız Allah rızasındadır. Onların tek umutları tek menzilleri orasıdır. Necip Fazıl Kısakürek bu hakiki müslümanların İhlasını şöyle anlatır. “Cehennem olmasa da şerden yılacak insan… ve cennet de olmasa namaz kılacak insan “”sonunun ne olacağını bakmadan mükafatın yahut cezanın varlığına yokluğuna bakmadan kulluk şuurundadır. Hakiki Müslüman Büyük Doğu da bu Müslümanlarca vücut bulmuş bir cemiyettir.

“Büyük Doğu” İslam’ın kapısında küfre havlayan bir köpektir, bir köledir ve asla azad kabul etmez.

 

Musab Yasir Özen

www.musabyasirozen.com.tr

Mustafa Özen

NECİP FAZIL KISAKÜREK / Mustafa Özen

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Mustafa Özen

Fikir adamı, Şairler Sultanı, Üstadım;

Biz gençlerin varlık şuuru kazanmasında, kültürel ve ideolojik hayat maceramızın oluşumunda önderlik eden muallim. Ben bir genç arıyorum gençlikle Köprübaşı! Mısralarında bahsettiğin; size bir o kadar hasret, fikir ve düşüncelerinizi benimsemiş, yokluğunuzdan şikayetçi, kitaplarınızla sizi arayıp bulmaya çalışan, bu mısraların hakkını vermek isteyen yok mu. Konferans vereceği yerde tek sandalye dahi boş ise konuşmasını yapmayacak kadar fikre, düşünceye saygı gösteren, önem veren biz gençlerin ellerinden tutacak Necip Fazıl, diyen bir gençlik doğuyor. 

Bu arayıştan sonra bizler diyoruz bizler olmalıyız yeni gençlerin Necip Fazıl’ı çünkü bizler hasretiz meclislerimizde. “ Hakimiyet Allah’ındır“ yazısına bizler hasret kaldık ama bizden sonrakileri hasret bırakmamak için yılmadan çaba göstereceğiz. Senin yolundan, izinden giderek bu hasrete son vermeliyiz. Çünkü artık bizler gecenin zifiri karanlıkta ak sütün içindeki akıl’ı fark etmeye başladık. Gençliği Hitabede bahsettiğiniz gibi annesi, babası, nenesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara “siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş Müslümanlarsınız. Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!“ diyecek ve gerçek Müslümanlığın nasılını ve ne idüğü’nü her haliyle gösterecek gençlik“ bizler göstermeye başladık. Şairler sultanı Müslümanlığın nasılını ve ne idüğü’nü. Bunu da yine sizin bir gençlere verdiği “Tereddüt edersen bacakların seni taşımaz. Yürüyeceğim de bas yürü” öğüdünde başarabiliyor, cesaret alıyoruz.

Mustafa Özen

Üstadım siz’ki Müslümanların çil yavrusu gibi dağıldığı sükunete büründüğü zamanda Müslümanların sesi olan “Zaten bu Müslümanlardan bir şey olmaz” yaftasını söküp attınız. Rabbim sizden razı olsun. Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri sadece beyni zonklayan biri! Mısralarızı affınıza sığınarak kabul etmiyoruz. Fikir dünyamızın önderi. Siz şairler sultanı biz gençlere Önder olan, ufkumuzu açan, fikirlerinizle düşünce hayatımızı etkileyen, şiirlerinizle edebiyatımızı süsleyen sanatkârsınız. Hani diyorsunuz ya “bir duam bir de eski seccade hepsi hepsi bu kadar işte benim sermayem!” Bir de senin yolundan gelmeye çalışan gençlerin var kabul edersen eğer. Kim var denildiğinde sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım” diyen gençlerin. Halka değil Hakka inanan gençler. Babamın hayaline şahit olmak da bana nasipmiş demek ki. “ siz o gençliğin habercilerisiniz” diyen Mehmet Ağabeyimizin , oğlunuzun bahsettiği gençler. Evet, bizler bugüne kadar hep engellenmeye çalışılan taraftık, önlerimize setler çekildi. Kimi taşıdığımız değerlerden korktu, kimi önyargılarının esiri oldu. Ama bizler susup bir kenara çekilmedik ve şimdi değerlerimizi yaşıyor olabilmenin haklı gururunu yaşıyoruz. Bir kesim tarafından cehalete gömülmeye çalışılırken, onları kendi cehaletleriyle baş başa bıraktık.

Şimdilerde biz gençlerin dilinde senin duan var üstadım. “Allah’ım bizleri hem af hem de adam et“ ne güzel bir duayı miras bırakmışsın bizlere Allah senden sonsuz kez razı olsun Şairler sultanı. Bizlere dua et, geçmişimizin karanlıklarının bütün izleri gitsin, Allah vatanımıza o günleri bir daha yaşatmakla birlikte makamlarımızın duvarlarında asılı durmak zorundaki put yerine “Hakimiyet Allah’ındır” yazısını görmeyi nasip etsin

Selam ve dua ile …

Mustafa Özen 

www.musabyasirozen.com.tr

Mustafa Özen

GAFLET UYKUSU / Mustafa Özen

GAFLET UYKUSU

Mustafa Özen

Sinirli tavırlarla hızlı hızlı geziniyor bir aşağı bir yukarı giderken döşeme tahtalarının yaptığı gıcırtılar arasında kaybolan sesiyle kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Sinirliydi, yorulmuştu. Zaten yorgun değil miydi bu böyle olduktan sonra yorulmuş olan dimağına bir de yorgun bir vücut ilave ediliyordu, arada sırada darmadağınık saçlarını eliyle arkaya doğru yatırırken yuvalarında fıldır fıldır dönen gözleriyle etrafı arıyor ve belki de hırsını yenmek için kırmak üzere bir şeyler istiyordu, Bir müddet böylece oturdu, fakat otururken yorgunlugunu duymamıştı. Oturduktan sonradır ki tamamiyle yorgunlugunun altında kalan bir esir ve bir eziyet çeken oldu. Şimdi yorgunluk onun üstüne ağırlığını katbekat yüklemişti. Heyhat ki bu düşüncelerle bir müddet sonra uykusu geldi, gözleri kapanıyor gözkapakları ağır bir yük tesiri ile düşüyordu.

Oturduğu yerde dakikalarca böyle kaldı ve nihayet o da günün sessizligi arasında sükuna kavuştu. Fakat bu sükun çok sürmedi, biraz evvel vücudundaki ağır yük ve kafasındaki ağır izdiham onu burada da rahat bırakmıyordu. Sağına ve soluna dönüyor netice rahat bir sükuna kavuşamıyordu. Bu böylece devam etti artık bir Göksu testini andıran suratından terler damla damla ve alev alev sızmaya başlamıştı.

Ne idi bu. Günlük yorgunluk veya bir şahsa kızmış mıydı? Hayır! Hayır ne kızış ne de yorgunluktu. O sadece yaptığı bir kabahat’in kendisine verdiği vicdan azabı ile yanıp tutuşuyordu.

Geçen bir günlük mazisi ne yazık onu uykuda bile rahat bırakmıyordu. Ona türlü türlü azaplar ve işkenceler çektiriyordu . Dimağının verdiği yorgunlukla karaltılar içinde kendine olmayarak bütün günü yaşıyor, gündüz ki çektiği azaba bir de geceki gaflet ilave ediliyordu. Hafiften bir ses onun kulağına. Daha duracak mısın istifa et devlet sandalyesi senin gibilerin yeri değildir, çünkü siz milletin kanından geçinen yarı asalak birer mahluksunuz. Hatırlamıyor musun? Düşün biraz belki hatırlarsın, geçen gün ihtiyar bir kadın size yana yakıla derdini anlatmıştı.Fakat siz aziz beyim o kadını, zavallı o insanı günlerce peşinizde dolaştırmıştınız.

Ey gafil insan avcısı biraz düşünerek yüzünüz kızardı mı, yoksa iki yüzünüzden birini mi ancak burada kullandın? Şimdi çektiğin vicdan azabı unutma ki seni daima yalnız bırakmayacaktır. Ve acısını iki misli ve daimi olarak çıkaracaktır.

Ey nadan adam galip‘ten gelen bu sesi dinle ve bu gaflet uykusundan uyan. Bugün yapılan muhtar irtibatında hakkını kaybettiğin halde sen o iki yüzlü adama soruyorum. Vazife sandalyesinden ne hakla bahsediyorsun. Yoksa millet kesesinden yediğin paralar seni doyurmadı mı? Yoksa milletin kimi isterse koymak hakkına haiz bulunduğu iş sandalyesinden kalkmak fikrinde değil misin? Hak daima kazananındır. Bunu unutma ki yüzün kızarsın. O ses yavaş yavaş uzaklaştı ve daimi iskemlesinin üzerinde yığılmış olan adamı yalnız bırakarak sonsuzluğa çekildi. Pencereler kapalıydı, sanki onlarda bu adama, bu gafil insan avcısı gelecek ışığı çok görüyorlardı.

Ne yazık ki vicdan azabının bu akşamki ağır yükünden kurtulan adam sabaha karşı günün aydınlanmasıyla belki rahata kavuşmuştu. Fakat akşam o yine gelecekti, o yine onu yalnız bırakmayacaktı. Ondan hakkı olmadığı halde hak iddia ettiği vazifesi dolayısıyla hincini esirgemeyecekti. Hak ve hakikat Geceleri bile vicdanları yoklayan, rüyalara kadar nüfuz eden birer kudret’tir.

O bunu anlayabilecek miydi?..

 

Demokrasiye Doğru, Siyasi, İçtimai Dergi

29.03.1947 Sayı 13 / sh.15

Mustafa Özen 

www.musabyasirozen.com.tr

Abdülaziz Çekirge

NECİP FAZIL KISAKÜREK / Abdülaziz Çekirge

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Abdülaziz Çekirge

Yaşadığımız zamanlar, sonrası ve öncesi… Geçmiş ve gelecek… Şimdi bulunduğumuz anları anlıyoruz. Biliyoruz az çok. Ama öncesini bilemiyoruz. Sadece tahminlerimiz var. Bu yüzden geçmiş ve gelecek arasındaki köprülerden faydalanmamız, onların yaşadıklarından ders almamız ve fikirlerini gelecek için değerlendirmemiz lazım. Hiç kuşkusuz ki en güvenilir ve zamanına göre en dayanıklı köprülerden biri Necip Fazıl Kısakürek tir. Yaşadığı zamandan günümüze ışık tutmuştur, sanki ve bu günlerde ne olacağının tahmin ve tahlilini o zamanlardan yapmıştır. Şiirlerin de ahir zaman fitnelerini ve ahlak yoksunluğu kinayeli anlatımla dile getirmiştir. Hiç kuşkusuz “iğreniyorum“ adlı yazısında yine memleketin o zamanki halinden bahsetmiş ve bize geçmişteki insanların da gerçek yüzünü göstermiştir. Derinlemesine bakacak, inceleyecek olursak eğer, şimdiki zaman insanlarının o zamandan farkının olmadığını görürüz. Her yılda  “görmedim, duymadım, bilmiyorum“ u oynayan insanlar olduğunu fark ederiz. Necip Fazıl bu yazısında diyor ki: “gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan acizken gözüyle görmediği için Allah’ı inkar eden maddeciden iğreniyorum” Her kelimesine, her cümlesine ayrı anlamlar yükleyen Necip Fazıl yine anlatmış işte sapıtmışların biz inananlar gözünde nasıl olduklarını. Tutarsız davranışlar sergileyip maddeci tavırlarıyla maddeyi de ispat edemiyorlar. “ Ağlayamam, anlayamam, içini kanatmayan, yumruğunu sıkmayan insandan… İğreniyorum” diyor Necip Fazıl. Duyguların gerçek anlamda yaşamayan ve bir nevi iki yüzlü insanlardan içine ise dışı olduğundan farklı durandan iğreniyorum.

Zamanımızda da böyle değil midir bu? İçi farklı farklı dışı farklı. Kalbi kinli, nefretle dolu ama bunu insanlara yansıtamıyor: kalbi sevgi ve şefkatle dolu ama bunu yine insanlara yansıtıyorsa gönül evinde sorun var demektir. Gönül evini temizlemeden misafir çağıramazsın. Öyle basit ve üzerinde düşünülmesi konular değil bunlar. Necip Fazıl ki En duru en pak şekilde anlatmış insanların iç dünyasını. Aslında bütün insanlığın görüş ve düşüncelerini kelimelere çok iyi aktarmış ustaca kullanmış ve arkasından gelen çıraklara son derece başarılı, güçlü bir önder olmuştur. Biz ki yarım sayfalık bir sayfalık yazılarla Necip Fazıl’ı anlatamayız, asla onun kadar usta olamayız ama çağı olmak için son derece onur ve gurur meselesidir. Necip Fazıl’ın ne söylediklerini, ne anlatmak istediklerini tek bir kişi anlatamaz tahlil Edip sentezleyemez. O yüzden Necip Fazıl’ı kendi dilinden dinlemeli, kendi dilinden okumalıyız. İyi ki Necip Fazıl Kısakürek üstadımızın çırağıyız vesselam.

 

 

Abdülaziz Çekirge          

www.musabyasirozen.com.tr

Mustafa Özen

GEÇMİŞTEN YAPRAKLAR / TANZİMATA SEFAHET

GEÇMİŞTEN YAPRAKLAR / TANZİMATA SEFAHET

Mustafa Özen

Abdulmecid zamanında, bilhassa Kırım Harbi’den sonra devlet merkezi olan İstanbul halkı çılgın bir (lüks) ve Sefahet hayatına düşmüştü. Bunun memlekette açtığı yaralar, o kadar derin oldu ki, imparatorluk hazinesinin duyunu umumiye boyunduruğuna , vatandaş kesesinin de gayri Türk sarraf pençesine düşmesine kadar verdi. Müverrih Cevdet Paşa, gençliğine rastlayan o yılları ne acı anlatır:

Öteden beri herkes iradına göre masraf ederdi. Alafranga hane ve sahil han temayülatı yoktu. Abdulmecid’in saltanatı başlarında Mısır’dan İstanbul’a pek çok paşa ve beyler ve hanımlar hicret ettiler. Gayet yüksek bağlarla konaklar ve yalılar satın aldılar. Alafranga eşya ile süsleyip döşediler. Bol bol paralar sarf ve israf eylediler. Sefahat kapılarını açtılar. İstanbul vükela ve kibarı da mısır‘lılarla aşık atmaya; vükela ve Kibar’ıda mısırlılarla aşık atmağa: vükela haremleri, Mısırlı Mehmet Ali Paşa kerim esi Zeynep hanımı taklide kalkıştılar. Mesela Sadrazam Ali Paşa’nın dairesi masrafı ayda 4000 altına vardı. Ali Paşa’nın Ali adında çarebru bir delikanlısı vardı ki: masrafı, Efendi’den bir adamın hanesini Kibar’hane bir surette idare edebilirdi. Sadaret maaşı Paşa’ya yetmez oldu.

Abdulmecid

Sultanlara gelince, Vükela haremlerinden üstün olmalıydılar. Hesapsız masraf etmeye başladılar. Maaşları ile idare olamayıp borca battılar. Eskiden beri sarayda kapalı yaşayan kadın efendiler’de, Zi hükmü icabınca arabalarla gezmeye başladılar. Masrafları arttı: borçlandılar. Alışverişlerine vasıta olan kahveci ve Baltacılar pek acayip suistimalleri koyuldular. Mesela: bir tüccardan yüzbin kuruşluk mal alırlarsa ellinin kuruşta nakit alıp sultan namına 150.000’in senet verirlerdi. Bu yüzden Sarayı hümayun‘un üç yıl içinde 3 milyon kese akçe borcu çıktı.

Sultanların ve kadın efendilerin asım takımı Beyoğlu sarrafları elinde rehin kaldı.

Kırım muharebe’sinde Fransız ve İngiliz ve sardunya askerleri İstanbul’a geldiklerinde çarşıya su gibi altın akıttılar. İstanbul esnafı çok para kazandı. O esnada yapılan saray düğünlerinden de çarşı esnafı, bilhassa kuyumcular fevkalade istifade ederek Kibar’hane yaşamaya alıştılar. Boğaz içinde yalılar tuttular. O zaman Kadıköy ve Adalar henüz mamur değildi . Kızıl Toprak’ın adı bile yoktu İstanbul’un tek seviyesi Boğaziçi idi. Boğaziçi kiralanacak köşe bucak kalmadı. Büyükdere’de dört odalı bir kira evi bulmak bir saadet sayıldı. Şeyhül İslam Saadettin Efendi altı aylığı 40.000 kuruşa Baltalimanı’nda bir yalı kiralamıştı. Nakil tebrik için gelen ihtiyar bir adam ben bu yalının filan tarihte 40.000 kuruşa satıldığını bilirim… Dediğinde herkes hayret etti. Ki bu yalı bilahane Mısırlı Halim Paşa tarafından alınmıştır. Akarların kıymet ve kirası bu kadar yükseldiği esnada esnaf ve rençberlere göre para kazanmak da, balık tutmak kadar kolay bir iş oldu. Gariptir ki, kırım muharebesinden evvel İstanbul ve civarında pek çok hırsız vardı. Harpten sonra hırsızların adı battı. Anlaşıldı ki memleketimizde hırsızlığın artması parasızlıktan imiş…

Mustafa Özen

Abdulmecid kızlar’ağası Münire Sultana göndererek israflarından dolayı akıllarını başlarına toplasınlar, artık aşırıp taşırdılar. Tektir şöyle dursun dayak attırırım, diye azarlamış. Bir gün de at ile Babı Ali’ye geldi. Bir kimseye iltifat etmeyerek dairesine girdi. Vükela dehşet içinde kaldı. Refik Sultanın zevci olan Kaptanı Derya Mehmet Ali Paşa’yı karısının 60.000 kese borcundan ötürü tektir etti: (Hain herif) diye bağırdı. Diğer damat paşalara da Sultanlar gece Mehtaplarda gezermiş… Benim gece Mehtap’ta gezer kızım yoktur. Onları da reddederim, bu heriflerin hareketleri artık namusuma dokunuyor dedi. Bir gün sonra da hepsini memuriyetlerinden azletti. Saray kadınlarının arabaya binmemeleri için Ser asker Rıza Paşa’nın saray arabalarını zincir ile birbirine bağladığı söylendi.

Abdulmecid’in ilk zamanı doğrusu pek güzel geçti. Hele 1260 tarihinden 1270 tarihine kadar İstanbul ve Boğaziçi ferah ve Meserret ve tarif olunmaz eğlence ve şenlik cennetinden bir numune idi. Fakat sonraları israf ve sefahet yolları açılmakla çok sıkıntı çekildi. Devlet borca battı, kendi de kederinden hastalandı… Cevdet paşa merhumun (Maruzat)’ından naklettiğim bu satırlar, bugün ibret ile okunmaya değer işte kökleri.

 

Mustafa Özen 

www.musabyasirozen.com.tr

Necip Fazıl Kısakürek Abdulaziz Çekirge

NECİP FAZIL KISAKÜREK / Abdülaziz Çekirge

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Abdülaziz Çekirge

Bundan asırlar önce başlayan hak ile batıl mücadelesinin 20. yüzyıla taşındığı yıllarda ortaya çıkan Büyük aksiyon adamıydı, Necip Fazıl Kısakürek. Tanıtım ve edebiyatın zirvesinde iken, öncesinde yaşadığı kendi tabiriyle bohem hayatı terk ederek yeni çizgisini belirlemiş sağlam adımlarla yön vermişti yaşantısına. Uzun yıllar boyunca geçen Çetin mücadelelerin kalemiyle ve Hitabetiyle cephesini Belirleyen bir komutanıydı. Zaman zaman kilitleri yönlendiren, zaman zaman tek başına mücadele eden, ama bıkmadan usanmadan devam eden, çizgisinden taviz vermeyen bir liderdi Necip Fazıl Kısakürek. Bugün konuşabildiğimiz, savuna bildiğimiz, yaşayabildiğimiz çoğu haklarımız, yıllar önce yaşanan bu mücadeleler esnasında ortaya çıkan gerçeklerden kaynaklanmaktaydı. Gerek Dizelerinden, gerek yazılarından, gerekse konferanslarından ortaya çıkan kıvılcımlar büyük yangına sebep olan ateşin kaynağıydı.

Büyükdoğu düşüncesi bir çok insanı harekete geçirmiş bir çok siyasi ve sosyal örgütlenme kendisine idol gelirlerken Necip Fazıl’ın eserlerini baş köşeye koymuştu. Gençlik hareketlenmeler ideolojik düşüncelerinin temellerinin de Necip Fazıl’ın ideolocyasından alıyorlardı. Hal böyle olunca Necip Fazıl’ın adı en ücra köşelerden bile duyulur hale gelmişti. Meşakkatli geçen yıllar, davalar, ideolocya dilden dile anlatılır olmuştu. “ dilden dile anlatılan olaylar, kulaktan kulağa oynayan çocuklar… “ Bu oyunu oynayanlar bilirler, bir düzeni insan sırasıyla oturur. Oyunu yöneten, ilk kişinin kulağına bir şey söyler, o gizlice yanındakine, o da yanındakine, son kişiye kadar fısıldayarak gider. Son kişi yüksek sesle söyleneni tekrarlar, ortaya çıkan gerçekten çok farklıdır. Necip Fazıl’ın eserlerini yıllardır okumadan kulaktan kulağa aktaran gençlik hareketlenmeler de aynı oyunda olduğu gibi gerçeklerden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Necip Fazıl’ın yalnızca adını kullanıp dizelerini kendi ideolojik tartışmaların da bayrak olarak kullanmaya başladılar. İdeolocya’yı anlamadan ideoloji ye zemin hazırladılar.İdeolojiyide okumadılar, ideolocya’yı da okumadılar.

Abdülaziz Çekirge

Bilgiden Uzak cenahlarımıza sirayet eden yalnızca şairimizin adı ve birkaç dizisi kaldı. Bu birkaç dizide slogan olarak gelmeye başladı. Bir kesim yalnızca bu amaçlarla kullanıldı durdu.

Hal böyle olunca ortaya başka bir tartışma alanı çıktı. Necip Fazıl ismi ideolojik tartışmalarda silah olarak kullanılmaya başlayınca, karşı tarafta bir antipati oluşturmaya başladı. Koskoca Necip Fazıl’ın şairliği tartışılmaya başlandı. Kimi “kendine yazık etti“ şeklinde cümleler kullanırken, kimi Necip Fazıl’ın hiçbir zaman iyi bir şair olmadığını dillendirmeye başladı. Sadece vezni ile şair olunmayacağını belirtenler, şairler arasında kıyasıya yarış yaptırmaya başladılar. Hayatında bir dizelik yazı yazmamış adamlar şiir eleştirmenliği yaptılar ideolojileri adına.

Ancak o devirler geride kaldı artık. Ülkenin karanlık zamanlarını anlamak adına karşı cephede de Necip Fazıl’ın da eser gerçeklere ulaşılmayacağı yüksek sesle tekrar edilmeye başlandı. Kim ne derse desin, Necip Fazıl Kısakürek yaşadığı döneme ve sonrasına imzasını atmış büyük bir şair, büyük bir İdeolog. Bugünü anlamak için dünü bilmek gerekiyorsa, dünü bilmek için de Necip Fazıl’a kulak vermek gerekiyor. Nerede olursanız olun!

 

 

Abdülaziz Çekirge          

www.musabyasirozen.com.tr

Yasir

DÜŞÜN GENÇ ADAM / Musab Yasir Özen

DÜŞÜN GENÇ ADAM

Musab Yasir Özen

Genç adam düşün! Evvela insan oğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün! Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir ( antiseptik) olduğunu düşün! ( antiseptik) diyorum: zira devremizin kıymet ölçüsünde saf ve gerçek fikir mikroptur.

Filozof: “Madem ki, düşünüyorum, öyleyse varım!” der Bizimde :

Mademki yokuz: öyleyse düşünemiyoruz, dememiz’mi lazım?

Aciz varlığın aciz anası fikir…

Genç adam düşün! Seni bozmak için evvela sen de mücerret fikir istidadını , yani varlık şiarını körletmekle işe giriştiler. Bunu düşün!

Hic, tavugun suyuna dalıp balık avladığına, güvercinin kedilerin ağzından fare çaldığına dair ilmi bir vesika haberi duyulmuş mudur?

Fakat ey genç adam, senin için, seni kandırmak ve hakikate yüzde yüz ait bir şeye inandırmak için sahte ilim yapılmıştır.

BUNU DÜŞÜN!

Amerika’nın bilmem hangi limanını görmemiş olan bir gemi Süvarisi, aranan varlığını ilmen, ilmi tevatür beyyinesiyle bilir ve harita üzerindeki hesapla oraya, dilediği fener istikametinden varır. Ya böyle bir yer mevcut değilse diye düşünebilir mi?

Düşün genç adam! Düşün ki, işte buna benzer bir saçmalık eseri olarak senin için yalancı tarih kitapları ve menkıbeler düzülmüş ve senin, mazur olarak, bunlara inanman sağlanmıştır. Çünkü senin, ilme ve tarihe itimadın vardır.

Bu an’ane ve taktik, meşrutiyet inkılabın dan başlar ve şakavet çığırında bütün zalimliğiyle sürüp gider. Bu taktiği arka planda idare edende Yahudilik erkan-ı harbiyesidir.

Bu taktik, sana bütün gerçek kahramanlarını unutturup sahtelerini: garp emperyalizmasına kozmopolitliğe, Yahudi’liğie yardımcı tipleri mefkureleştirmen için Yaman bir İsrailoğlu tertibidir. İlk masonlardan, küçük çapta münevver örneği Avrupa hayranlarından Mithat paşa, Namık Kemal gibi tipler, asıllarında cüce, her bakımdan değersiz ve zararlı hüviyet ve şahsiyetlerine rağmen işte bu taktiğin ortaya attığı ve pompalayıp şişirdiği kursaktan mamul dev heykelleridir. Daha neler ve neler?

Genç adam! Sen hep düşün! Düşün ki, sana sürdürdükleri bu kaba ve nefsani hayatın ötesine, varlık sebebine, hakikatlerin hakikatine ait bütün telkinler, senden cüzzam illeti gibi kaçırılmış ve sana leşe gibi iğrenç gösterilmiştir. İnsanoğlunun biricik meselesi olan sonsuzluk iştiyakı ve yaşanmaya değer hayatın hesabı etrafındaki insanlar sahtekarsa, şenaatlerini, Dürüstse ulviliklerini tespit, Fikir namusunun en küçük şartıyken, bunları top yekün reddeden ve yerine hiçbir şey getirmeyen bir devrin manasını düşün!

Genç adam! Hazmi ve tenasüli cihazlarının üstünde yaşayan ve hakkını bekleyen dimağı cihazına nafakasını ver: ve artık seni adam akıllı ürpertmeye başlaması gereken bir şafağın ilk söküntüsünde senden neler beklediğimizi kendi kendine tasarla! DÜŞÜN!

Musab Özen

DÜŞÜN!

Talim terbiye diye: itilaf zihniyetinin terbiye ettiği jön Türk anlayışıyla yazılan, bize tarihimiz diye yutturulan tarih kitaplarının, Altı yüzyıl boyunca çok uluslu Osmanlıyı, üç kıtaya hakim: böylesine ayakta tutan mefküreyi düşün!

Yardım eli uzatılmasını isteyen gayrimüslimleri, geri çevirmeyen, ülkelerindeki krizi kapıkule askerinin üniformasını göndererek çözen osmanlı’nın gücünü düşün!

Bizi tarihimizden koparmayı kendilerine misyon edinenlerin amaçlarını düşün!

Mondros ateşkes, sevr barış, diye, bizi nasıl yok etmek istediklerini yaşama alanı bırakmadıklarını sömürge pazarı yapmak istediklerini düşün!

Sevr Barış Antlaşması’nı al eline maddelerini düşün!

Trakya, Yunanistan’ın İstanbul uluslararası, Batı Anadolu Yunan sömürgesi olacaktı. Doğu Anadolu, Ermenistan, Adana, Fransa sömürgesi, Antalya, İtalya sömürgesi olacaktı. Bizi orta Anadolu’da bir iki ile hapsedip esir edeceklerdi. Bir süre sonra da asimile (Kültürleriyle bunu yavaş yavaş yapıyorlar şimdilerde de) Bu idealleri tarihte mi kaldı ?

Hayır hala bu hayallerini gerçekleştirme çabası içinde misyonerliklerini sürdürüyorlar. Bize düşen asıl tarihimizi, asıl kaynaklarından öğrenmek ve düşmanı iyi tanımak olmalı… Her Türk genci en az bir tarih Fakültesini bitirmiş kadar bilgili olmalı, eften püften değil. Hakikatlisinden Ne diyelim?

Yalan söleyen tarih utansın…

Musab Yasir Özen

www.musabyasirozen.com.tr

Necip Fazıl Kısakürek

NECİP FAZIL KISAKÜREK’TEN BİZLERE / Musab Yasir Özen

NECİP FAZIL KISAKÜREK’TEN BİZLERE

Musab Yasir Özen

Üstad’ı kaleme almak eserleri, kişiliği, inancı, edebi ve siyasi hayatı hakkında yazmak düşünceleri bir kalıba sıkıştırmak ve sunmak oldukça zor. Üstelik kelimelerin ustası… Uzun süren kalem ve kağıdın birbirine bakışması ardından vazgeçmek ve akışına bırakmaktı saatleri,

Mekanı cennet olsun….

Kalem erbabı olan kelimeleri bir araya getirdiğinde herkese payına düşeni farklı ölçülerde aldıran Üstad Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” içinde yaşanmışlığı anlatarak başlamıştı. Uzun ve Çileli yolu, görüntüyü kaleme alıyordu. Çoğu zaman nefes alan kelimelerdi her biri, kimi şiir oluyor kimi yazı, kimi okkalı bir cevap halinde sunuyordu her defasında ince çizgileri ile okuyucuyu hayret içinde bırakarak kendinden emin attığı adımlarla yazmayı yaşamakla özleştiren kimi zaman siyasi kimi zaman edebi ve dini yönleriyle bildiği doğrulardan boyun eğerek ilerliyordu. Üstad en çok edebi yönüyle şiirleri ile anılıyor iz bırakan sözleri duvarlara resim oluyordu. “ Saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum”

Zindandan iki hece diyerek başlayan “ mektuplar “ bir çok kişiye ilham vermiş hislerine tercüman olmuştur. Gecelerin hüzün olduğunu öğrendik. Ne zaman ne mekan tanıdık üstad sayesinde sevgi için. Bir çok eseri tiyatro ve sinema sahne’lerine taşındı. Şiirleri ile bazen sevgiliye bazen gökyüzüne kuşlara sunduk o ince elenen satırları.

Kimi zaman anladık, kimi zaman içinden çıkamadık yine de inandık yoluna sevdasına inandık. Usta şairin ölümü sadece ona inanan sevenleri değil, karşısında duranları dahi hüzünlü bir şaşkınlığa uğrattı. Ve bir üstad ancak bu kadar iz bırakabilirdi giderken bıraktığı o ince düşünülmüş vasiyetiyle, çizgisini değiştirmeden yolundan dönmeden boyun eğmeden çileli hayatı son bulmuştu .

Onu ilk “ Bir adam yaratmak” adlı eseriyle tanımış ve o kadar etkilenmiştim ki ardı arda tiyatroya ve sinema sahnelerini uyarlanmış halini izlemiş hayranlığım artmıştı. Daha sonra şiirleri girdi hayatıma. “ Kaldırımlar” da kaldı aklım her daim, “ peygamber halkası” adlı eseri ile aydınlandım. “ çöle inen nur” ve diğer eserleri ile sırayla tanıştım ve ben üstadı tanımaya çalıştıkça tanımanın dahi uzun bir yol olduğunu öğrendim.

Necip Fazıl Kısakürek KALDIRIMLAR

               Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
               Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
               Yolumun karanlığa karışan noktasında
               Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

               Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık,
               Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
               Bu gece yarısında iki kişi uyanık:
               Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

               İçimde damla damla bir korku birikiyor,
               Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
               Simsiyah camlarını üzerime dikiyor
               Gözleri çıkarılmış bir ama gibi evler.

               Kaldırımlar, ızdırap çekenlerin annesi,
               Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
               Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
               Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır.

               Bana düşmez can vermek bir kucakta,
               Ben bu kaldırımların istediği çocuğum.
               Aman, sabah olmasın bu karanlık sokakta,
               Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

               Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
               İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
               Tak… tak… ayak sesimi aç köpekler işitsin.
               Yolumun takı olsun zulmetten taş kemerler.

               Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim,
               Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
               Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
               Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

               Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
               Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
               Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya
               Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi.

Musab Yasir Özen

www.musabyasirozen.com.tr

 

 

 

 

Musab Yasir Özen

NECİP FAZIL KISAKÜREK VE BÜYÜK DOĞU / Musab Yasir Özen

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK VE BÜYÜK DOĞU

Musab Yasir Özen

Baharın ilk çiçeğiydi o, kardelen’ di. Karı deldi, soğuk rüzgâr ve tipiye rağmen dimdik ayakta durdu ve büyüdü. Yeni Kardelen’ler için zemin hazırladı, gecenin karanlığında Necip Fazıl‘dan bahsediyoruz, ilk defa İslam diye haykıran milletin bilinçaltına hapsettiği değerleri ortaya koyan ilk ve en cesur şair ve yazardır. İslam adına kaybettiğimiz ne varsa hepsine gönülden talip bir şair. Kılıçtan keskin kalemi ile zehir gibi diliyle küfrün buz dağlarını nefesiyle eritmeye başlayan şair‘dir. Bütün çilesi ve derdi bu milletin “OH” diyebil baharı başlatmaktı. O kalabalıklar coşturmakla memurdu. O zamanın ihtiyacı da zaten o idi insanların ilimden ziyade fikre ve dava şuuruna ihtiyacı olduğu bir dönemdi.

Musab Yasir Özen

Necip Fazıl’ın zamanı tam bir adam kıtlığının yaşandığı zamandı. Zira milletin çoğu Avrupa tarzında akımları benimsemiş, İslam’ı benimseyen az bir kısım insan ve Anadolu’nun bilinçsiz ve şuursuz köylü evlatlarından ibarettir. Necip Fazıl bu hakikati şöyle ifade edecektir, sen yürü! Arkamdan kimler gelecek! Bu kinaye söz aslında arkasından az kişinin geldiğini göstermektedir. bu sıkıntısı yaşadığı bir dönemde mahkemeye düşmektir. Onu dinlemek için gelen üç üniversite öğrencisi olduğunu görür. Eve dönmeyi beklemeden mahkeme koridordaki telefondan eşi Neslihan Hanım‘ı arayıp koridorları inleten bir çığlıkla neslihan görmeliydin, bütün üniversite öğrencileri arkamdaydı. İfadesi aslında insanın ne kadar az olduğunun bir ifadesi, Necip Fazıl’ın o gençleri çok büyük telakki etmesi bunun göstergesidir. Herkeste olduğu gibi Necip Fazıl’ın da insan olması hasebiyle ve kötü akımlara maruz kalması sebebiyle hataları çöktü Rabbimiz affetsin. Ama o günahlarım var deyip durmadı, yılmadı, hapis gördü ama yine de bırakmadı. Çocukları Mehmet ve Ömer’e süt parası dahi alamadığı günler oldu ve yine bıkmadı. Hala yaptığı işler, yazdığı kitaplar ve şiirler okunmaya devam ediyor.

Necip Fazıl

Müslümanlara hep imanı aksiyoner bir şekilde yaşamayı karşılayan temasıyla müslüman‘ların ezilmesini ya da kendilerini kenarda kalmış hissetmelerini önlemiştir. O, sessizliğe Boğulan müslüman‘ların sesi olmuş, kenarda kalan ve pısırıklaşan müslüman‘ların ayağa kalkıp cesaretlenmesine vesile olmuştur. Eğer araştırırsanız göreceksiniz ki Necip Fazıl gece gündüz ibadet eden değil, tam aksine ibadetlerini  tam bir kimlik olarak Ortaya çıkmaktadır. Bu ahlak yapısı onun davası savunmasını hiç ama hiç aksatmamıştır. Ayrıca bizim de bir ön yargı sahibi olmamızı gerektirmez. Zira ibadet kul ile Rabbi arasındadır. ayrıca vefatına yakın beni sevenlerin adıma iki rekat namaz kılsınlar. Şafii mezhebinde caizdir. Dediği rivayet edilir. Bu üstadın günahlarından pişman olduğunun açık bir beyanıdır.

Necip Fazıl Kısakürek

Takriben 30 yaşına kadar hayat üstü bir hayat arayışıyla ve birini arayarak ömrünü geçirmiş ama ne bahem’likte Ne Arap atına binmede ne de evindeki dekor da bunu bulmuştu. Nihayet bir gün çalıştığı bankadan çıkıp hayriye vapuruna bindi ve bir adam karşısına oturmuş gözlerini ondan hiç ayırmıyordu, ve kalkıp giderken ona büyük vaadin randevu adresini veriyordu. Ağa cami her cumaya gitti ve o adamı hayatı boyunca bir daha hiç görmedi. Hızır tavırlı bu adam, onu dehlizlerden beraat ettirip güneşin sımsıcak özgürlüğüne giden istasyonun adresini vermişti. O camiye gidip ilk karşılaştığında gözlerinin içine bakmış ve görünenin ötesini gören o gözlerinin içindeki Derya’ya kendini bırakıvermişti. İşte İslam’a namzet oluşu ve kendini İslam’a adayışı işte böyle başlamıştı. Kendini Abdulhakim Arvasi hazretleri’nde bulmuştu. O zamana kadar geçip giden hayatı işte bu buluşma anını beklemenin doğum sancılarıyla dolu bir hayat ruhunun putları bir Sarsılış’ta yerle bir olmuş ve her şeyi kaybetmiş ama Allah’ı kazanmıştı.       

Diz çök ey nefis önümde diz çök

Heybem hayat dolu deste ve yumak,

Sen bütün dalların birleştiği kök

Biricik meselem sonsuzu bulmak.

İşte şiir‘inde yazdığı sonsuzu bulmak aslında onu 30 yaşında bulmuştu. Bundan sonra çıkardığı Büyük Doğu dergisi rejimin tüm putlarına kafa tutmaktadır, ve yine hapis ve özlem geri kalan acılarla dolu hayatının neredeyse tamamını hapiste geçirir. Düşündükçe insanın içini burkan bir evlat ve bir eş acısı zindanlarda geçen bir hayat. hayatını İslam’ın baharı uğruna kısa kısa çeviren bir adamdır.

 

  Musab Yasir Özen 

www.musabyasirozen.com.tr

 

EBÜ EYYÜB EL-ENSARI (R.A.)

EBÜ EYYÜB EL-ENSARi (R.A.) / MUSTAFA ÖZEN

EBÜ EYYÜB EL-ENSARİ (R.A.)

Mustafa Özen

Resulullah ( s.a.v.) Medine’yi Münevver’e‘de bir kuşluk vakti Hazreti Ebu Bekir’i Sıddık ve Hazreti Ömer’ül Faruk ile beraber Ebu Eyuubi Ensari hazretlerinin evine gittiler. Bahçede çalışmakta olan Ebu Eyuubi Ensari  hazretleri Resulullah’ın (s.a.v) sesini işitip koşarak eve geldi. “merhaba ya Resulullah! Arkadaşlarınızla beraber hoş geldiniz, safa geldiniz.” Diyerek karşıladı, hurma ağacından kopardığı bir salkım ile geldi. Salkım da üç çeşit hurma vardı. Hazreti Resulullah efendimiz “Ya Eba Eyyüb! bu salkımdaki kuru hurmaları ayır”  buyur’unca ya Resulullah! Emir sizindir.ancak, size hayvan kesip et ikram edeceğim” dedi. Resulullah da: “ eğer hayvan keseceksen sağmal hayvan kesme “ buyururdu. Eyyubi ensari Radiyallahu Anh oğlak kesti. Hanımı ümmü Eyyüb (r.a) da yarısını söğüş yaptı diğer yarısını da kızarttı. Etleri ekmeğin üzerine koyup sofraya getirdi. “ Ya Resulullah, buyrunuz dedi. Resulullah (s.a.v):  “ Ya Eba Eyyüb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fatıma’ya gönderin. Biliyorum ki, epey zamandan beri Fatıma bu yemeği yememiştir.” Sofra kalktıktan sonra peygamberimiz “ bütün bu nimetler, ekmek, et, hurma, taze hurma ne güzel . Bu nimetler şükür ister. Buyurup ağladılar. Nefsim, yed-i kudretinde olan Allahu Teala’ya yemin ederim ki, bu nimetler yüzünden, yarın kıyamet gününde Sual olunacaksınız… Buyurdular.

 

Hazreti Ebu Eyyüb Ensari Bedir, Uhud, Hudeybiye ve diğer gazvelerde bulundu. Hazreti Ebu Eyyub Ensari (r.a) Cemel ve sıffın vakalarında Hz. Ali’nin (k.v.) kumandanları arasında idi. M. 670 de Kostantiniyye’nin (İstanbul) Fethi için Hz.Muaviye‘nin gönderdiği orduya iştirak etti. Hz. Eyyüb-i Ensari Muhasara sırasında hastalandı. Hasta yatağından harbin seyrini takip ediyordu. Ordu kumandanı Yezid Bin Muaviye kendisini ziyaret etti. Yezid’in ziyaretinden memnun olan Ebu Eyyüb Ensari peygamber efendimizin Kostantiniye’de kalenin yanında Salih bir zat defn olunacaktır. Hadisi rivayet etti: “ şayet burada vefat edersem cenazemi ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına defin edin”  şeklindeki vasiyeti yerine getirildi.

 

Mustafa Özen

Mübarek kabirleri 1453 yılında Kostantiniyye (İstanbul) nin fethinden evvel Akşemseddin (k.s.) hazretleri tarafından keşfedilmiştir.

 

 Mustafa Özen 

www.musabyasirozen.com.tr      

 

 

 

 

 

Mustafa Özen

Disiplin / MUSTAFA ÖZEN

Disiplin

Günah Allah’a giden dosdoğru yolun engelleri ve saptırıcı kollarıdır. Onun için ki, günahı Allah’a ermenin manileri bilmek ve onlarla mücadele nefsine ne kadar ağır gelirse gelsin, mukavemetten en derin disiplin zevkini almak lazımdır. Günah bu gözle görülecek olursa mukavemeti Nefise acı gelen bir şey olmaktan çıkar ve onları tek tek bilmek, düşman ordusunu unsur unsur tanımak gibi zevkli bir anlayışa döner.

Günahların niçin, neden, nasıl, olmasa olmaz mıydı? Gibi nefs acısı belirten istifhamlara tahammülü yoktur. İlahi disiplin; işte o kadar…

Büyük Doğu,

  Mustafa Özen 

www.musabyasirozen.com.tr

Mustafa Özen

EMANET

Emanet

Büyük Huzur… Kainatın Efendisi ve muazzez sahabi’leri… Birden meclise bir arabi gelip oturuyor ve Allah Resulünün sözlerini kesercesine soruyor:

Kıyamet ne zaman, Ey Allah’ın Resulü!

Allahın Resulü göğü yere indiren konuşmalarını kesmiyorlar. Gözler nur kaynağı yüzlerinde ve kulaklar nur örgüsü sözlerinde… Kimsenin arabiye dikkat ettiği yok… Hatta bazıları bu tepeden inme suali beğenmemiş, bazıları da her halde Allahın Resulü işitmediler! Diye düşünmüştür.

Varlığın Tacı, sözlerini bitirince buyuruyorlar:

Bana kıyameti soran nerede?

Buradayım, Ey Allahın Resulü!

Emanet kayboldu mu kıyameti bekle!

Emaneti kaybetmek nasıl olur, ey Allahın Resulü?

İşler ehil olmayanlara verilince kıyameti bekle!

 

ADI DEĞMEZ  ( BÜYÜK DOĞU )

Derleyen                     

  Mustafa Özen  

www.musabyasirozen.com.tr   

error: İçerik korunuyor !!!